‘Dua ufku’ ve kara bulutları dağıtmak… | Veysel Ayhan

‘Dua-ufku’-ve-kara-bulutları-dağıtmak…-Veysel-Ayhan

Altın Nesil konferansının önemli cümlelerindendi: “Altın nesil, kendi muhasebesini yapar. Bakır nesil ise başkalarının muhasebesinden vakti olmaz ki, kendi muhasebesini yapsın.”

‘Bakır’ tabiri Hocaefendi’nin nezaketi. Kendini her halükarda temize çıkarıp başkalarını suçlayanlar için ‘teneke nesil’, ‘odun nesil’, ‘beton nesil’ gibi karşılıklar belki daha uygun. Sürekli kendi muhasebesini yapabilmek yüksek bir insani vasıf. Bundan mahrum ‘ben-emsal’ insanlar için her hadisede suçu başkalarına atmak otomatik bir refleks haline gelmiştir. Bu reflekse sahip insanların herhangi bir suçlamada ‘Suç bende olabilir mi?’ diye düşünme ihtimali yoktur. Onlar her durumda haklı, her hadisede süt kadar ak, her vukuatta zeytinyağı kadar suyun üstündedir.

‘Falanlar bize saldırıyor’ değil, ‘ben ne yaptım ki bunlar oluyor’ demek. ‘Münafık listesi’ tutmak yerine, ‘bende acaba münafık sıfatı var mı’ demek. ‘Tevazu, mahfiyet, istiğna’ sözlerini söylemenin yanında o sözlerin sözlük karşılığı olmaya çalışmak… Falan veli, filan evliya, şu Hak dostu, bu ehlullah demeyi, menkıbeler anlatmayı, öyle olmaya çalışmakla tamamlamak… Dua insanı olmak.

Muhammed Bin Mukatil Olabilmek…

Belaların yağmur gibi yağdığı bir dönemde, Hak dostlarından Sâlim bin Kasım, büyük muhaddis ve müfessir Muhammed bin Mukatil’i ziyaret ediyor. Ona, “Ortalığı şiddetli bir felaket fırtınası kasıp kavuruyor; zelzeleler birbirini takip ediyor, fakr u zaruret insanların iflahını kesiyor. Sen imamımızsın; ne olur, Allah aşkına bize dua et!” diyor. O mütevazı insan, şu mukabelede bulunuyor: “Ne kadar arzu ederdim, sizin helâkinizin sebebi ben olmayayım! Korkarım ki, o fırtına benim yüzümden esiyor; şu zelzele benden dolayı durmuyor; İlahî rahmetin gelip size ulaşmasına benim günahlarım mani oluyor!..” der. Der ama o gece nasıl bir dua nasıl bir tazarruda bulunmuştur ki ertesi sabah Sâlim bin Kasım, sevinçle Muhammed bin Mukatil’in kapısına koşar.

Bu defa tebessümler saçarak heyecanla anlatmaya başlar: “Bu gece rüyamda Fahr-i Kainat (sallallâhu aleyhi ve sellem) Efendimiz’i gördüm. Buyurdular ki: ‘Allah Teâlâ insanların içine müthiş bir bela ve musibet salmıştı. Fakat kendisini hor ve hakir görerek mahviyetle el açıp dua eden Muhammed bin Mukâtil hürmetine, Cenâb-ı Hak felaketi memleketinizden def’u ref etti.” Musibetlerin sebebini nefiste aramanın ve hacâletle kıvranıp tevbeye koşmanın insanı ne ölçüde yücelttiği bu kadar net ve berrak.

Yeryüzünde en değerli şey dua. Ve duanın en kabule karin olanı; tevazu içinde yüzü yerde olarak ızdırapla edileni. Demek ki önemli olan, sayı çokluğu değil. Muhammed bin Mukatil’lere sahip olabilmek. Gece, yarıyı geçince duaya durmak hatta rahmetin kesintisiz çağladığı mekânlar için yollara düşmek, ma’bedlerde, cami bahçelerinde, türbe eteklerinde seccadeyi serip ıstırapla inlemek, deli gibi dolaşmak… Ve dua ile gökleri öyle bir velveleye vermeli ki Hocaefendi’nin ifadesiyle: “Evet, dört bir yana, binlerce telden binlerce nağmeler yayarak cihanı öyle bir velveleye versin ki, duyanlar: ‘İsrafil Sûr’a mı üfledi, yoksa Hz. Muhammed sallallâhû aleyhi ve sellem mi dirildi’ desinler…”

Altın Nesil hatibi gece-gündüz bu ızdırabı yutkunarak yaşadı. 40 yıldır bunu dillendiriyor.

Tazarru Veya Felaket Kavşağı

Ve şimdi, bela ve musibetlerin yegane paratoneri olan duayı ihmal etmemizden ve ıstırap yoksulluğumuzdan içi kanayarak dert yanıyor:

“Acaba su-i zan mı yapıyorum. Olan bitenler karşısında ‘his yok’, ‘dert yok’, ‘ıstırap yok’ diye… Hazırda bulunmuş bir hizmet. Ama sanki biz yapmışız gibi sahiplik görüntüsü verme… Allah bunu sevmez. Her iş bana bağlansın. Beni dinlesinler, benim dediğim gibi olsun… Şimdi bunun tokatını yiyoruz. Bir yandan sıkıntıları anlayan yok, derdi paylaşan yok, bu dertle sabaha kadar ağlayan yok. Yalvaran yok, yakaran yok. ‘Kim dua etmeyi terk ederse Allah’ın gazabına muhatap olur’ buyuruyor Tirmizi’de. ‘Tazarru etsinler diye Allah sarsıntı verir’ diyor Kur’an’da.”

‘Dua ufku’ müellifine vefasızlık edip hâlâ mâlâyaniyyâtla akşamlıyorsak, TV karşısında boşuboşuna saatler harcıyorsak, geceleri bila-fasıla, bila-namaz, bila-dua geçiriyorsak kader niye yolumuza su serpsin ki? Niye gökten bize el uzatsınlar ki? Niye melekler yolumuza ışık tutsun ki? Ve niye müstahak olduğumuz kara bulutlar bir seher aydınlığıyla dağılsın ki?

Veysel Ayhan
4 Mart 2015

Kaynak: http://www.zaman.com.tr/yorum_dua-ufku-ve-kara-bulutlari-dagitmak-_2281307.html

Benzer İçerikler...

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Doğrulama *